23 Haziran 2010 Çarşamba

Esma Bulut - Arkhe Problemi Üzerine Temel Notlar

Felsefe tarihleri, genel olarak felsefi düşüncenin başlangıcı olarak M.Ö. VI. yüzyılda Thales’ in ‘her şeyin kökeninde su vardır’ şeklindeki önermesini kabul ederler. Böyle bir kabulün gerekçesi ve dayanakları nelerdir? Bu kabulden hareketle felsefe yapma, Yunan dünyasından hareketle günümüze kadar ulaşmış bir düşünce etkinliği midir? Yoksa farklı kültürlerin farklı felsefeler yapabilmelerine imkân var mıdır? Tüm bu sorular Türkçede yer alan felsefe tarihlerinde açıkça veya üzeri örtülü bir şekilde cevaplanmışlardır. O halde bu cevaplardan hareketle felsefe tasavvurumuz ile felsefenin başlangıcı problemine getirilen çözüm arasında bir ilişki kurulabilmesi mümkün görünmektedir. Bu noktada ele alınacak temel düşünce arkhe problemidir

Arkhe Yunanca bir sözcüktür. Sözcük olarak “başlangıç”; “ilk olan”; “ilk ilke”; “köken”; “ilk neden”; “yönetici ilke” türünden birçok anlamı olan; ilkçağ Yunan felsefesinde ise daha çok “tüm şeylerin varlık kaynağı; her şeyin kendisinden çaktığı, değişmeyi yaratıp da kendisi değişmeyen ilk töz ya da ilke” anlamında kullanılan terim. Her ne kadar arkhe tasarımını felsefenin ilk tohumlarını atan Thales’ e borçlu olsak da bu anlamıyla arkhe ilk kez Sokrates öncesi felsefede doğa filozofları içerisinde yer alan Anaksimandros tarafından kullanılmıştır. Kendisinden sonra gelen ilkçağ Yunan düşünürleri de onu izlemiştir. Aristoteles, Sokrates öncesi felsefenin arkhe arayışını bir tür maddesel neden arayışı diye tanımlamıştır (Metafizik, 983-985b). Anaksimandros’ un dışındaki İyonyalı filozoflar (Thales, Anaksimenes vd.) arkhe diye su, hava, ateş, toprak gibi elle tutulur ya da gözle görülür doğal tözlere yönelmişlerdir. Hala Arkhe tartışması Modern Felsefede de devam ede gelmektedir.

Modern felsefeye gelmeden önce doğa felsefecileri olarak ta bilinen arkhe problemi üzerinde duran filozofların kısa kısa görüşlerini hatırlamak faydalı olacaktır.

Thales

Yaşadığı (Milet) ve gezdiği (özellikle Mısır) yerlerde suyun hayat verdiğini görmüş ve varlığın özünün (arkhe) “su” olduğunu ileri sürmüştür. Thales’ i bu yargıya götüren gözlemdir. Ona göre tüm şeylerin besini nemdir ve ısı, nemle yaratılıp nemle diri tutulur. Böylece su, her şeyin tek ilkesi olur.

Anaksimandros

Thales gibi arkhe sorunu ile ilgilenmiş ve evrenin özünün, ilk ana maddesinin ne olduğunu sorgulamıştır. Sonsuz çeşitlilikteki varlığın ancak yine sonsuz bir maddeden oluşabileceğini savunarak buna “Apeiron” adını vermiştir. Her şeyin kendisinden çıktığı temel madde, hiçbir zaman soyut bir şey olarak düşünülmemelidir. Onun tek özelliği vardır; “sonsuz ve sınırsız olması”.

Anaksimenes

Canlı olan her şeyin nefes aldığını, canlılığını yitiren şeylerinse bu nefeslerini ve sıcaklıklarını kaybettiklerini gözleyerek, varlığın özünün bu sıcak nefes olduğunu savunmuştur; buna “hava” (psüke) adını vermiştir. Anaksimenes “Bir hava (soluk) olan ruhumuz bizi nasıl ayakta tutuyorsa, bunun gibi bütün evreni de soluk ve hava sarıp tutar” demektedir.

Herakleitos

Herakleitos’ a göre evrenin ana maddesi “ateş”tir. Ateş bütün var olanların ilk ve gerçek temelidir. Bütün karşıtların birliğidir. İçinde bütün karşıtların eridiği birliktir.
Herakleitos’ da evren devamlı akan bir süreçtir, başı sonu olmayan bir değişmedir; hiç durmayan bu değişme içinde değişmeden kalan hiçbir şey yoktur. Her şey akar. Bu sürekli oluş içinde kalıcı bir şey olduğunu sanırsak bu bir yanılmadır, bir aldanmadır. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız, değişmenin kuralsız değil de belli bir düzene, ölçü ve yasaya göre olması yüzündendir. Herakleitos’ a göre evrende egemen olan yasadır, düzen ve akıldır. (Logos)

Pythagoras

Pythagoras, her şeyin kendisinden çıktığı arkhe olarak “sayı”yı görmüştür. Ona göre matematik her şeyin özüdür. Evrenin kökeni somut varlıklar değil, sayılardır. Örneğin bir sayı belli özellikleriyle adalettir, bir başkası ruhtur, bir başkası akıldır. Onlara göre evren bir sayı uyumudur. Sınırlı ile sınırsız, tek ile çift, yetkin ile yetkin olmayan karşıtlar kozmos da uyuma varırlar.

Parmenides

Parmenides, felsefesini, değişmeyen, hareket, etmeyen, bölünmeyen şeye, bir tek kurala bağlar. Bu kural “Bir”dir. Akıl, gerçek evrenin, var olanın bir olduğunu gösterir. “Bir”, Tanrı ile özdeştir. “Bir” birliktir, kendi içine kapalıdır, doğmamıştır, yok olmayacaktır, değişmez, bölünmez, yoğunlaşmaz, seyrekleşmez. Onun dışındaki her şey yalnızca bir görünüş, bir aldatmacadır. Parmenides’ e göre çokluk ve değişme de bir yanılmadır.

Elealı Zenon

Zenon, çokluğu ve hareketi varsaymanın düşünülemeyeceğini, böyle bir düşüncenin insanı çelişmelere sürükleyeceğini göstermeye ve kanıtlamaya çalışır. Bu kanıtlarda, sonsuz bölünebilen bir uzay ve zamanı kabul etmenin, bizi nasıl bir yığın güçlükle karşılaştırdığı göstermek istenir. Ona göre, var olanı birçokluk ve hareket diye düşünürsek çelişmelere düşeriz; öyle ise var olan ancak “bir” ve “hareketsiz” olandır.

Ksenofanes

Ksenofanes, halk dininin Tanrıları insanlaştırmasına karşı çıkmıştır. Ona göre bir Tanrı vardır, bu Tanrı’nın ne biçimi ne de düşünmesi ölümlülere benzer. Bu tek Tanrı baştan aşağı işitme, baştan aşağı düşünmedir. Tanrı, her şeyi düşünceleri ile zahmetsizce yönetir.

Empedokles

Empedokles’e göre evrenin özünü oluşturan, gerçekten var olan dört öğe vardır. “Toprak”, “hava”, “su” ve “ateş” olarak belirlenen bu dört değişmez öğe, her şeyin temelinde yer alır. Evren-deki geri kalan tüm varlıklar, evrendeki oluş ve değişme, bu dört maddenin farklı oranlarda birleşmesinden meydana gelmiştir.

Anaksagoras

Anaksagoras, varlığın ilkeleri olarak sonsuz sayıda “tohum” (spermata) olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bu tohumlar sayılamayacak kadar çok ve sonsuz küçüktürler, yaratılmamışlardır, yok edilemezler; temel nitelikleri sonsuza kadar değişmeden kalırlar. Toplam sayıları sürekli aynı kalır; onlardan ne bir şey kaybolabilir, ne onlara bir şey katılabilir; ne nitelikleri, ne sayıları değişir. Onlar için ne doğma, ne bozulma vardır.

Demokritos

Demokritos’ a göre evrenin ilk ana maddesi “atom” parçacıklarıdır. Nasıl ki dilde her kelime bir takım harflerin birleşmesinden meydana geliyorsa, bunun gibi nesne de atomların birleşmesinden meydana gelir. Ayrıca bir kelimedeki harfler şekil ve yer olarak biri ötekinden ayrılabilir. Aynı şekilde atomlar da şekli ve durumları bakımından birbirlerinden ayrılabilir.

Sokrates öncesi doğa filozoflarının ele alıp çözmeye çalıştıkları sorunlara genel olarak baktığımızda maddi bir öğeye dayanarak doğadaki “oluşumu”, “değişimi” bir dayanışma içerisinde açıklamaya çalıştıklarını görürüz. Ancak, Sokrates öncesi filozofların maddi bir öğeye dayanarak doğayı açıklama çabaları, salt gözlemlenen, duyu dünyasına dayalı kaba bir deneycilik ya da özdekçilik olarak ele alınamaz. Her şeyin kaynağı, ilk ilkesi, temel öğesi düşüncesinin kendisi deneyi aşan, soyut bir uslamlamayı gerektirir. Bu uslamlama felsefenin, dinden,söylencelerdenayrışmasınınbelirtisidir.

Sokrates öncesi doğa filozofları maddi öğeyi her neyle özdeşleştirirlerse özdeşleştirsinler, yaşamdan ölüme, değişimden kalıcılığa, varlıktan yokluğa her şeyi birbiriyle ilişkili bir bütünlük içinde, bir dayanışma içinde anlaşılır, açıklanır kılmayı amaçlarlar.

Arkhé sorunu, varlığın “ilk ilkesinin” ne olduğu sorusu biçiminde ele alındığında, Sokrates öncesi filozofların arkhé kavramı kendi başına varlığın ne olduğunu açıklamaya yönelik olmaktan çok, varlığa ahlaksal bir anlam yükler. Bu bakımdan Sokrates öncesi filozofların arkhé kavramıyla sağlamaya çalıştıkları evrenin (kosmos) dayanışması, salt mantıksal olmaktan çok ahlaksal bir tutumdur. Önerilen değişik arkhé biçimleri de bu ahlaksal durumu değişik öğelere dayanarak sağlamaktan başka bir şey değildir. Miletli, Elalı, Herakleitoscu, Pisagorcu, Atomcu yaklaşımların birleştirici özelliği, evrenin (kosmos) ahlaksal bir karakteri olduğu inancıdır. Sokrates öncesi filozoflar evrenin içinde zorunlu olarak bir zihin, us, nous gördüklerinden evrenin anlaşılabilir, açıklanabilir olduğunu düşünmektedirler. (Vlastos 1947: 156-178) Bu bakımdan Sokrates öncesi filozofların evrenin salt görünür düzenliliklerini açıklamaya takılıp kaldıklarını düşünmek yanlıştır.

Sokrates öncesi doğa filozofları için evren (kosmos), düzensizlikten, karmaşıklıktan (kaos) çıkıp uyumlu bir düzene kavuşmuş doğadır. Onlar için, doğanın görünen, algılanan bu düzenliliğinin altında ne yattığı önemlidir. Bu görünen düzenliliği yine görünen bir maddi ilkeye (su, hava gibi) bağlama eğilimlerinin yanı sıra görünmez ilkeye (tohum, atom gibi) bağlama eğilimi de olmuştur. Bu ilke, ister görünür olsun ister görünmez olsun, ahlaksal bir ilkedir. Bu ilke, evreni öylesi bir biçimde bir arada tutmalı ya da dayanışır kılmalı ki görünür düzenliliği salt açıklanır kılmakla kalmamalı aynı zamanda evreni ahlaksal olarak anlaşılabilir kılmalıdır (Vlastos 1947: 156-178).

Evreni ahlaksal olarak dayanışır kılmak için Sokrates öncesi filozofların hepsi, ileri sürdükleri birbirinden farklı arkheyi yöneten bir güç tasarlamışlardır. Bu güç, Thales’in tasarladığı gibi arkhenin kendisinde (canlılık) olabileceği gibi, Empedokles’ in (Sevgi-Nefret) ya da Anaksagoras’ ın (nous) tasarladığı gibi arkhenin dışında da olabilir.

Sokrates öncesi filozoflar doğayı sürüp giden bir çekişme, bir gerilim ortamı olarak görürler. Bu çekişmenin, bu gerilimin yatıştırılmasını ya da dengelenmesini bu güç yönetir. Dolayısıyla arkhe ile onu yöneten güç arasındaki ilişki ırasal olarak ahlaksal bir ilişkidir. Bu ilişki, doğanın içerdiği çekişmeleri, gerilimleri uyumlu bir dayanışmaya sokan ahlaksal bir ilişkidir.

Biraz daha ileri gittiğimizde Orta Çağ'ın sonundan itibaren [Rönesans]'la birlikte hem felsefe alanında yeni bir canlanma meydana gelmeye başlamış, hem de bilimler de önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Bu dönemde doğa bilimleriyle doğa felsefesini birbirinden ayırmak olanaklı görünmemektedir. Kopernikus ile birlikte yeni bir dünya ve evren kavrayışı ortaya çıkmış, bunun devamında doğa felsefesi yerini giderek doğa bilimleri denilen alana bırakmaya başlamıştır. Böylece doğa ve evrene ilişkin felsefi yaklaşımların, soyut arkhe arayışının yerini somut bilgiler, gözlem ve deney merkezli aklamalar almaya yönelir. Bu süreçte özellikle ortaçağdaki doğa felsefesi anlayışıyla bir hesaplaşmaya girildiği ve doğa bilimlerinin bu hesaplaşmanın sonucunda geliştiği söylenebilir. Her alanda olduğu gibi bilimin gelişmesi, özelliklede bu gelişmenin felsefenin içinden gelerek meydana gelmesi, felsefe ile bilim arasındaki ayrımın nasıl konulacağı sorununu gündeme getirmiş, doğa felsefesi ile doğa bilimleri arasındaki ayrım konusunda bu özellikle belirgin bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Francis Bacon, Kepler, Laplace gibi bilgin düşünürler bu sürecin önemli isimleri olmuşlardır. Doğa felsefesi bu süreçte bir tür felsefi materyalizm biçimine de bürünmüştür.

Bakıldığında Doğa felsefesi ve doğa bilimi 17. yüzyıla gelinceye kadar birbirinden ayrılan alanlar değildir; hatta bu alanlar arasında açık ayrımlar yapma konusunda süre giden sorunlar söz konusudur. Çoğu zaman ve çoğu yerde doğa felsefecisi aynı zamanda fizik ya da diğer doğal bilim alanlarıyla da ilgilenen hatta onlar üzerinde otoriteye sahip olan bir kişiydi. 17. yüzyıldan itibaren felsefe ve bilim alanları birbirinden ayrışmaya ve bilimler kendi alanlarında daha da özerkleşmeye başlamasıyla doğa felsefesiyle doğa bilimlerinin ayrışması sorunu da gündeme geldi. Bu bir anlamda iki farklı bilgi türü arasında yapılması beklenen bir ayrımdı; ancak yine de bu ayrım her zaman açık seçik değildir. Modern doğa biliminin aldığı biçim ve geldiği bilgi düzeyi, belirli bir tarihsel dönemde bu ayrımı koşullandırmıştır. Özellikle Galileo ve Newton ile bu gelişmenin ortaya çıktığı saptanabilir; belirli bir yöntemle bir anlamda bilim empirikleşiyor, gözlem ve deney önemli bir nitelikle öne çıkıyordu. Felsefe ise spekülatif bir görünüme bürünüyordu bu gelişmeler karşısında. Bu eksende giderek bir ayrışma meydana gelmiş olsa da felsefe düzeyinde doğa bilimi ile doğa felsefesini ayrıştırmanın açık ve kesin bir şekilde görünebildiğini söylemek zordur.
Temel olarak arkhe problemi çıkış noktası temsilcileri ve daha sonraki uzantısından bahsetmeye alıştım bu konu çok kapsamlı ve geniş su götürür, ayrıntılı bir konudur fakat gerek her arkadaşın anlayabilmesi gerekse zaman darlığı bu boyutta ele almama olanak verdi umarım faydalı olur.

ESMA BULUT

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder